28 Ağustos 2014 Perşembe

Kitap zamanı... Tanrıça serisi (Aime Carter)

            Her boş zamanı mı kitap okuyarak  değerlendirmeye çalışıyorum. Bu kadar çok kitap nasıl okuyorsun dediklerinde bundan büyük gurur duyuyorum. Ağır kitaplar okuduğum gibi kafamı dağıtmak için tercih ettiğim kitap türleri genellikle fantastik türler oluyor. Tanrıça serisi de bunun güzel bir örneği.Tanrılar ve tanrıçalar, yarı ölümlü çocukları. Yunan mitolojisinin güzel bir anlatımı. Mitoloji kitaplarını sevmeyenler bu tür romanlarla seveceklerdir eminim.
            Kate herşeyden habersiz annesinin hastalığı ile uğraşırken bir yandan da yaralanan arkadaşını kurtarmak için bilmeden Hades ile anlaşma yapar. Ve bedelini ödeyeceğine söz verir ancak uymayınca arkadaşının ölüm haberini alır. Ödeyeceği bedel 6 ay evinden ayrı kalıp Hades ile yaşamaktır. Tıpkı Persephone gibi. Daha fazla bedel ödememek için 6 ay boyunca kalmayı kabul eder. Yavaş yavaş herşey yerine otumaya başlayınca karşısındakinin Hades olduğunu ve mitoloji olarak gördüğü herşeyin aslında gerçek olduğunu kabullenir.
             Hayal gücünüzün sınırlarını zorlayacak olan bu kitabı bir kaç saatte bitireceğinizi düşünüyorum. Çok akıcı ve çok güzel bir seri. En kısı zamanda okumanız tavsiye edilir.


13 Ağustos 2014 Çarşamba

Karya-Marmaris Turu

Baba kız bayram tatilinde nereye gitsek diye düşünürken , tur acentalarına bakarken çok görmek istediğim Kleopatra koyu dikkatimi çekinca Karya-Marmaris turuna katılalım dedik.

Cuma akşamı yola çıkıldı ve Cumartesi öğlene doğru ilk durağımız olan Dalyan ancak varıldı.
Malumunuz bayram denilinca ne yazık ki akla gelen ilk şey trafik oluyor. Korktuğumuz
başımıza geldi ve İstanbuldan İzmite o bir saatlik yolu 5 saatte gittik. Gerisini siz
düşünün artık. Neyse ki uyuyarak geçirdiğimiz rahat bir yolculuk oldu sayılır. Dalyan da Kral mezarlarını görmek için teknelerle kanal boyunca ilerlemek gerekiyormuş. Kral mezarları tepelerde olduğu için ancak uzaktan görülüyor. Dalyandan bindiğimiz teknelerle beraber inanın havamız değişti. Yüzüme çarpan rüzgar, temiz hava, sazlıklar herşey ilk dakikadan stresimi alıp götürmeye yetti. Tekne yolculuğu boyunca fotoğraf delisi olan ben (ki amatör olarak fotoğrafla uğraşıyorum) gözlerimi kapayıp huzurun tadını çıkarmayşı tercih ettim. Motor durduğunda Kral mezarlıklarını çektik.Genel bir bilgi aldıktan sonra yemek için hareket ettik.Yemeğimizi kanalın içinde bulunan restoranlardan birinde yedik. Tavsiyem tabağınızı çok doldurmadan arkadan gelecek olan balıkları bekleyin ve nar suyundan için muhakkak.Yemeklerimizi yedikten sonra teknelerimize binerek İztuzu plajına varıyoruz. Giderken kanalda bulunan ve mavi yengeç satan teknelerden birine yanaşıyoruz ve plaj dönüşü yemek isteyenler siparişlerini önceden veriyorlar.İztuzu plajı oldukca uzun bir plaj ve gerçekten denizi beğendim. Ancak alışık olmadığım kadar tuzluydu suları.
Daha doğrusu Akdenizin neresinden girersek girelim suyu çok tuzlu Egeye göre. Ve ben Ege denizine alışık bir insan olarak birazcık zorlandım  diyebilirim. Plajda verdiğimiz mola bittikten sonra Yengeçleri yemek için kanalda yol alarak teknenin yanına vardık. Meğer bizi bir sürpriz bekliyormuş. Şansımıza denize attıkları yengeç Caretta carettayı kendine
çekebildi ve bu şirin kaplumbağayı görebildik. Burada biraz kaldıktan sonra otelimize doğru yola çıkarak gece geç bir vakitte de olsa otelimize vardık.


Ertesi gün yani Pazar günü sabah çok erken kalkmamıza gerek kalmadan kahvaltıdan sonra otobüslerle Akyaka Beldesinden kalkan teknemize binip Gökova koylarını gezmeye başladık. İşin gerçeği benim en en en çok beğendiğim Kleopatra ve Lacivert koy oldu. Bol bol denize girip keyfini çıkardık ve birgünde gerçekten kararmaya başladık. Yüzme bilmeyen yada derin yerlerde yüzmekten hoşlanmayanlar için tek ideal yer Kleopatra plajı. Gerçekten şu Maldivlere falan gitmeye gerek yok ülkemizde burası varken bu kesin. Tekne turumuz bittikten sonra otele dönmeden önce kanal teknelerine binip Azmak Çayını görüyoruz. Gerçekten de inanılmaz derece de berrak bir suya sahip. O kadar güzel ki gerçekten rehberimizin dediği gibi birgün sadece oraya gitmek ve orada akşam serinliğinde yemek yemek istiyorum.
Azmak çayı turumuz bittiğinde otobüsümüzle aşıklar yoluna gidiyoruz. Koca koca gövdeli okaliptüs ağaçları var yolun iki tarafında da ve çok güzel bir manzara oluşturuyorlar. Bu ağaçlardan birine sarılıp ellerini bileştirebilen sevdiğine kavuşurmuş. Sarılmak için dev olmak lazım denemeyin bile :) Akşam olup otele vardığımız da dinlenip yarın ki serbest zaman için hazırlanıyoruz.İki seçenek vardı ya tekne turu ya jeep safari bez jeep safariyi seçtik.
He bu arada dileyen gece sahile inip dolaşabilir. Bizde babamla inip dolaştık.Geç dönüldüğü için biraz  uykusuz kaldık ertesi güne ama olsun.


Jeep safari için kahvaltıdan sonra jeeplerimize vardık ve 10 kişilik jeeplerde biz kendi kurduğumuz ekiple oturmayı başardık. Bu safari bildiğiniz safarilerden değil. Su savaşıyla geçiyor günün bir kısmı ve çok çok eğlenceli. Ben Fethiyeden sonra tövbe etmiştim su savaşına ama rehberimiz haklıymış oradakiler bu işi bilmiyor. Bizim su silahlarımız çocukların kullandıkları gibi hiç can yakmadı. Ama Fethiyede süngerlilerdi ve çok can acıtıyorlardı. Birde turistler ne anlasın insanlıktan. Kovalarla döküyorlardı. Burada o tür hareketler yasak.
Sadece gün sonunda eğlencesine elimizde kalanları fırlattık kovalarla ve çok zevkli geçti. Jeep safari sırasında şelale denilen yerde mola verdik ve isteyen yüzdü ama o kadar küçük ki dip dibe olduğundan ben girmedim. Buradan çıkıncı Kızkumuna doğru yol aldık. İkinci en merak ettiğim yerdi ve denizi  idare eder diyebilirim. Derinlere giderseniz keyifle yüzersiniz. Ancak kıyıda hep kum kalktığı için tadı çıkmaz.Burada ki molamızdan sonra şarkılar söyleyerek
eğlenerek otelimize dönüyoruz. Yatağa uzandığımda keyif verici bir yorgunlukla beraber hemen uyuyuveriyorum.


Son gün İstanbula doğru yola çıkarken Can Babanın evine uğramadan geçmiyoruz. Eski Datça olarak bilinen bu yer o kadar güzelki anlatamam. Orada teyzelerden takılarak almadan dönmek olmaz. Paranız olsun yanınızda kesinlikle. Hepsi el emeği göz nuru ve
kesinlikle İstanbulda benzerini bulamazsınız. Herkes soracaktır nerden aldın diye. Hem hatıra hem sadece size özel. Burada Can Yücelin evini gördükten sonra onun oturduğu kahvede oturduğu köşede oturup keyifle içeceklerimiz içip  mola sonunda yola devam ediyoruz. Akşam yemeği için kendine yakışan bir ismi olan Şirince Köyüne varıyoruz. Şaraplardan almak isteyenler isterlerse almak için ve tadlarına bakmak için rehberimizin eşliğiyle anlaşmalı
olan yere gidiyor, istemeyenler köyü dolaşıp yemek yemeye erken başlayabiliyor. Bizler şaraplara baktıktan sonra yemek siparişlerimizi verdik ve ben hemen fotoğraf çekmeye başladım. Yemeğim soğudu biraz ama değdi. Yemeklerimizi yedikten sonra İstanbula doğru yola devam ettik ve sabah erken vakitlerde İstanbula vardık.


Hiçbirşeyi atlamadan yazmaya çalıştım ki bence çok güzel bir tur oldu. Tatil düşünenler için gerçekten tavsiyemdir.

Herkese iyi tatiller.