11 Aralık 2014 Perşembe

Aşkı Seçtim...




Merakla beklediğim Meral Kır'ın ikinci kitabı olan Aşkı Seçtim kitabını çıkar çıkmaz alıp  ilk kitap gibi tek solukta okudum.
Aylardan Aşk kitabından o kadar etkilenmiştim ki ikinci kitap nasıl olacak diye düşünürken yazarımızı internet üzerinden takip etmeye başladım. Meral Kır tabir yerindeyse her hayranıyla tek tek ilgilenecek, her yazılana cevap yazacak kadar alçak gönüllü birisi. Bu bizlerin gözünde o kadar önemli ve anlamlı ki özellikle böyle yazarlarımız nadir olduğundan dolayı beni çok çok mutlu ediyor. Biliyoruz ki çoğu insanımız yabancı veya Türk fark etmez tanındıktan sonra yazılanlara cevap vermemeyi seçiyorlar. Meral Kırın benim gözümdeki yeri kitaplarının yanı sıra bu nedenden dolayı daha da farklılaştı. Bu artı parantezi kapadıktan sonra kitabımıza dönecek olursak Aşkı Seçtim kitabının beni ilki kadar sürükleyip götüren inanılmaz güzel bir kitap olduğunu daha ilk sayfadan anlamam hiç zor olmadı.
 Aşkı seçmek hiç bu kadar zor olmamıştı ve yine de zorlukların aşka engel olamayacağını bu kitapta bir kere daha gördük. Belki çok sık kullandığımız bir cümle ama aşk gerçekten engel tanımıyor diyoruz kitabı okuduktan sonra. Her iki tarafın gözünden affetmenin büyüklüğünü görüyoruz.
Kitabı daha almadıysanız tavsiyem hemen kitapçıya koşup almanızdır. 
Üçüncü kitabı merakla bekliyoruz :)

28 Ekim 2014 Salı

Kalbimdeki Mühür






                 Tenimdeki Mühür kitabının ikincisi olan Kalbimdeki Mühürü okumam biraz geç oldu. İşlerin yoğunluğu yaklaşan sınavlar derken vakit ayıramadım. Ama okumaya başlayınca hemen bitirdim.
                   Anastasia için her şey güzel giderken beladan kurtulamayacağını öğreniyor. Brenna her zaman ki gibi kendinden önce kuzenini ve diğer sevdiklerini düşünüyor. Gerçek aşkı bulamayacağını düşünen Brenna tüm bu olumsuzluklar içinde gerçek aşkını buluyor. Beyaz atlı prens diyebiliriz :)
                    Kuzenlerimiz her zaman olduğu gibi birbirlerinin en büyük destekçisi. Tek solukta bitireceğinize eminim.. İyi okumalar diyelim ;)

9 Ekim 2014 Perşembe

TENİMDEKİ MÜHÜR




                  Adıyla dikkatimi çeken kitaplardan biri olmuştu. Okumaya başladığımda sonunu merak etmekten kurtulamayacağım için hemen bitirdim.
               İkiz gibi birbirlerine benzeyen kuzenler Anastasia ve Brennanın birbirlerine çocukluklarından beri nasıl destek olduklarını, aşklarını, yaşadıkları zorlukları gayet akıcı bir şekilde  yazılmış ve zevkle okunuyor. Özellikle kuzeni ile aralarında sıkı bir bağ kuranların merakla okuyacağı bir kitap. Biran önce okumanızı tavsiye ediyorum. Serinin ikinci kitabı olan Kalbimdeki Mühüre hemen başlayacağınıza eminim.

8 Eylül 2014 Pazartesi

Taciz için ele gerek yok.!!

Yıllardır ülkemizde ve tüm dünyada olan  kadınlara uygulanan şiddeti, tacizi kınamak için çeşitli etkinlikler, yürüyüşler, gösteriler yapılıyor. Kadınlar seslerini duyurmak için çabalamaktan bıkmadı ancak birçok erkekde tacizden bıkmadı.

Ünlülerin başına gelince haber oldu bu olaylar iyiki de oldu. Hangi kadın ağzını açıp laf diyebiliyor gözle yapılan tacize hatta kimi zaman elle yapılana? Korkuyoruz neden? Çünkü yıllardır bazı kendini bilmezlerin dediği gibi etek giymeseydi bakmazdı lafı beynimize kazınmış. Yok yaaaa oldu başka başka? Ağzımı bozmadan yazma da çok zorlanıyorum şu an. Çünkü benim arkadaşlarımdan ve arkadaş çevremden duyduklarım kendi yaşadıklarım var. Hangi kadın hiç olmazsa göz yada söz ile tacizi yaşamadı???  Metrobüste , metroda  kot giy bol giy fark etmez sapık sapıktır elle taciz eden mi dersin? Gözleriyle yiyen mi dersin?  Kadın ol da anla. Buna ne diyecek acaba anlatsınlar bana o zekasında sorun olanlar. Etek giysem nolcak? Sen anana , bacına öyle mi bakıyorsun? Yada anan bacın hiç etek giymedi diye tacizi hak etmiyor da giyen mi hak ediyor. Ben böyle zihniyetin.....

Sen adam ol da bakana iki çift laf de insan olsun. Adam olmak lafla olmaz. Erkekler adam olsa şu dünyada bu sorunların hiçbiri kalmaz. Kadınlara düşkünsen o zaman , bakmadan  duramıyorsan yolun belli git bir tedavi ol da gel. Kadınlara laf  demek kolay. Nasılsa yıllardır erkeğin elinin kiri diyen analar tarafından büyütülen bir toplumun insanlarıyız. Kadın analığını iyi bellerse, baba babalığını iyi bellerse o çocuklar büyüyünce işinde gücünde namusunda olur.Dünya böyledir. Laf diyeceğine çocuklarını iyi yetiştir.

Sen çocuğunu iyi yetiştirirsen ne karısına el kaldırır, ne küçücük kız çocuğuna TECAVÜZ eder, ne kadınları taciz eder. Daha neler görücez dedikçe beterleri geliyor. Yetti artık !!!

28 Ağustos 2014 Perşembe

Kitap zamanı... Tanrıça serisi (Aime Carter)

            Her boş zamanı mı kitap okuyarak  değerlendirmeye çalışıyorum. Bu kadar çok kitap nasıl okuyorsun dediklerinde bundan büyük gurur duyuyorum. Ağır kitaplar okuduğum gibi kafamı dağıtmak için tercih ettiğim kitap türleri genellikle fantastik türler oluyor. Tanrıça serisi de bunun güzel bir örneği.Tanrılar ve tanrıçalar, yarı ölümlü çocukları. Yunan mitolojisinin güzel bir anlatımı. Mitoloji kitaplarını sevmeyenler bu tür romanlarla seveceklerdir eminim.
            Kate herşeyden habersiz annesinin hastalığı ile uğraşırken bir yandan da yaralanan arkadaşını kurtarmak için bilmeden Hades ile anlaşma yapar. Ve bedelini ödeyeceğine söz verir ancak uymayınca arkadaşının ölüm haberini alır. Ödeyeceği bedel 6 ay evinden ayrı kalıp Hades ile yaşamaktır. Tıpkı Persephone gibi. Daha fazla bedel ödememek için 6 ay boyunca kalmayı kabul eder. Yavaş yavaş herşey yerine otumaya başlayınca karşısındakinin Hades olduğunu ve mitoloji olarak gördüğü herşeyin aslında gerçek olduğunu kabullenir.
             Hayal gücünüzün sınırlarını zorlayacak olan bu kitabı bir kaç saatte bitireceğinizi düşünüyorum. Çok akıcı ve çok güzel bir seri. En kısı zamanda okumanız tavsiye edilir.


13 Ağustos 2014 Çarşamba

Karya-Marmaris Turu

Baba kız bayram tatilinde nereye gitsek diye düşünürken , tur acentalarına bakarken çok görmek istediğim Kleopatra koyu dikkatimi çekinca Karya-Marmaris turuna katılalım dedik.

Cuma akşamı yola çıkıldı ve Cumartesi öğlene doğru ilk durağımız olan Dalyan ancak varıldı.
Malumunuz bayram denilinca ne yazık ki akla gelen ilk şey trafik oluyor. Korktuğumuz
başımıza geldi ve İstanbuldan İzmite o bir saatlik yolu 5 saatte gittik. Gerisini siz
düşünün artık. Neyse ki uyuyarak geçirdiğimiz rahat bir yolculuk oldu sayılır. Dalyan da Kral mezarlarını görmek için teknelerle kanal boyunca ilerlemek gerekiyormuş. Kral mezarları tepelerde olduğu için ancak uzaktan görülüyor. Dalyandan bindiğimiz teknelerle beraber inanın havamız değişti. Yüzüme çarpan rüzgar, temiz hava, sazlıklar herşey ilk dakikadan stresimi alıp götürmeye yetti. Tekne yolculuğu boyunca fotoğraf delisi olan ben (ki amatör olarak fotoğrafla uğraşıyorum) gözlerimi kapayıp huzurun tadını çıkarmayşı tercih ettim. Motor durduğunda Kral mezarlıklarını çektik.Genel bir bilgi aldıktan sonra yemek için hareket ettik.Yemeğimizi kanalın içinde bulunan restoranlardan birinde yedik. Tavsiyem tabağınızı çok doldurmadan arkadan gelecek olan balıkları bekleyin ve nar suyundan için muhakkak.Yemeklerimizi yedikten sonra teknelerimize binerek İztuzu plajına varıyoruz. Giderken kanalda bulunan ve mavi yengeç satan teknelerden birine yanaşıyoruz ve plaj dönüşü yemek isteyenler siparişlerini önceden veriyorlar.İztuzu plajı oldukca uzun bir plaj ve gerçekten denizi beğendim. Ancak alışık olmadığım kadar tuzluydu suları.
Daha doğrusu Akdenizin neresinden girersek girelim suyu çok tuzlu Egeye göre. Ve ben Ege denizine alışık bir insan olarak birazcık zorlandım  diyebilirim. Plajda verdiğimiz mola bittikten sonra Yengeçleri yemek için kanalda yol alarak teknenin yanına vardık. Meğer bizi bir sürpriz bekliyormuş. Şansımıza denize attıkları yengeç Caretta carettayı kendine
çekebildi ve bu şirin kaplumbağayı görebildik. Burada biraz kaldıktan sonra otelimize doğru yola çıkarak gece geç bir vakitte de olsa otelimize vardık.


Ertesi gün yani Pazar günü sabah çok erken kalkmamıza gerek kalmadan kahvaltıdan sonra otobüslerle Akyaka Beldesinden kalkan teknemize binip Gökova koylarını gezmeye başladık. İşin gerçeği benim en en en çok beğendiğim Kleopatra ve Lacivert koy oldu. Bol bol denize girip keyfini çıkardık ve birgünde gerçekten kararmaya başladık. Yüzme bilmeyen yada derin yerlerde yüzmekten hoşlanmayanlar için tek ideal yer Kleopatra plajı. Gerçekten şu Maldivlere falan gitmeye gerek yok ülkemizde burası varken bu kesin. Tekne turumuz bittikten sonra otele dönmeden önce kanal teknelerine binip Azmak Çayını görüyoruz. Gerçekten de inanılmaz derece de berrak bir suya sahip. O kadar güzel ki gerçekten rehberimizin dediği gibi birgün sadece oraya gitmek ve orada akşam serinliğinde yemek yemek istiyorum.
Azmak çayı turumuz bittiğinde otobüsümüzle aşıklar yoluna gidiyoruz. Koca koca gövdeli okaliptüs ağaçları var yolun iki tarafında da ve çok güzel bir manzara oluşturuyorlar. Bu ağaçlardan birine sarılıp ellerini bileştirebilen sevdiğine kavuşurmuş. Sarılmak için dev olmak lazım denemeyin bile :) Akşam olup otele vardığımız da dinlenip yarın ki serbest zaman için hazırlanıyoruz.İki seçenek vardı ya tekne turu ya jeep safari bez jeep safariyi seçtik.
He bu arada dileyen gece sahile inip dolaşabilir. Bizde babamla inip dolaştık.Geç dönüldüğü için biraz  uykusuz kaldık ertesi güne ama olsun.


Jeep safari için kahvaltıdan sonra jeeplerimize vardık ve 10 kişilik jeeplerde biz kendi kurduğumuz ekiple oturmayı başardık. Bu safari bildiğiniz safarilerden değil. Su savaşıyla geçiyor günün bir kısmı ve çok çok eğlenceli. Ben Fethiyeden sonra tövbe etmiştim su savaşına ama rehberimiz haklıymış oradakiler bu işi bilmiyor. Bizim su silahlarımız çocukların kullandıkları gibi hiç can yakmadı. Ama Fethiyede süngerlilerdi ve çok can acıtıyorlardı. Birde turistler ne anlasın insanlıktan. Kovalarla döküyorlardı. Burada o tür hareketler yasak.
Sadece gün sonunda eğlencesine elimizde kalanları fırlattık kovalarla ve çok zevkli geçti. Jeep safari sırasında şelale denilen yerde mola verdik ve isteyen yüzdü ama o kadar küçük ki dip dibe olduğundan ben girmedim. Buradan çıkıncı Kızkumuna doğru yol aldık. İkinci en merak ettiğim yerdi ve denizi  idare eder diyebilirim. Derinlere giderseniz keyifle yüzersiniz. Ancak kıyıda hep kum kalktığı için tadı çıkmaz.Burada ki molamızdan sonra şarkılar söyleyerek
eğlenerek otelimize dönüyoruz. Yatağa uzandığımda keyif verici bir yorgunlukla beraber hemen uyuyuveriyorum.


Son gün İstanbula doğru yola çıkarken Can Babanın evine uğramadan geçmiyoruz. Eski Datça olarak bilinen bu yer o kadar güzelki anlatamam. Orada teyzelerden takılarak almadan dönmek olmaz. Paranız olsun yanınızda kesinlikle. Hepsi el emeği göz nuru ve
kesinlikle İstanbulda benzerini bulamazsınız. Herkes soracaktır nerden aldın diye. Hem hatıra hem sadece size özel. Burada Can Yücelin evini gördükten sonra onun oturduğu kahvede oturduğu köşede oturup keyifle içeceklerimiz içip  mola sonunda yola devam ediyoruz. Akşam yemeği için kendine yakışan bir ismi olan Şirince Köyüne varıyoruz. Şaraplardan almak isteyenler isterlerse almak için ve tadlarına bakmak için rehberimizin eşliğiyle anlaşmalı
olan yere gidiyor, istemeyenler köyü dolaşıp yemek yemeye erken başlayabiliyor. Bizler şaraplara baktıktan sonra yemek siparişlerimizi verdik ve ben hemen fotoğraf çekmeye başladım. Yemeğim soğudu biraz ama değdi. Yemeklerimizi yedikten sonra İstanbula doğru yola devam ettik ve sabah erken vakitlerde İstanbula vardık.


Hiçbirşeyi atlamadan yazmaya çalıştım ki bence çok güzel bir tur oldu. Tatil düşünenler için gerçekten tavsiyemdir.

Herkese iyi tatiller.

22 Temmuz 2014 Salı

Dilim tutuldu.

Gerçekten şu yaşananları görünce dilim tutuldu.

İnsanoğlu bu kadar iki yüzlü olabilir mi ya? Bu kadar ayrımcı , bu kadar sahtekar olabilir mi?
Facebook denen , twıtter denen bu sosyal paylaşım ağlarına bakıyorum  da şu an herkes çocuklar, insanlar ölüyor diye ayağa kalkmış.Ben senin içindeki o vicdan denen şeye inanmıyorum arkadaş. Türkmenler ölürken yada terör örgütleri diğer insanları öldürürken ki illa müslüman olması da şart değil ( neden biliyor musun sözde çocuklara acıyorsun ya !!!) bir kere bile ağzını açmadın, bir kere bile paylaşım da bulunmadın da şimdi ne değişti. Bir insan bu kadar mı vicdansız olur? Çevremde böyle insanlar olduğu için utanıyorum. Çocukları din,dil ve ırka göre ayıranları gördükçe içim acıyor. Ya hiç paylaşma yada ayrım yapma biraz yüzün olsun. Gündem değişti diye diğer insanlar ölmüyor mu şu anda? Bu nasıl mantıktır ki sen  diğerleri için bir dua edemiyorsun. Onlar müslüman değil miydi? Hayır tut ki değil ya insan be insan. Çocuk,kadın,erkek ne fark eder. Sen kendi ülkende ölen çocuklar için paylaşım yapmamış adamsın şimdi mi vicdanın oldu? Hani neredeydi o vicdan.Siyasi görüşüne göre çocuklarımı ayırıyorsun? 15 yaşındaki çocuk değil miydi vicdansız. Hiç olmazsa bir Allah rahmet eylesin inşallah çocuklar ölmez, analar babaların kalbi daha fazla acımaz deseydin. Hadi büyükleri geçtim ya. Gerçekten
bari çocukları kullanma şimdi. Ama kime diyorum ki. Nasılsa kimse üstüne alınmaz.


Hani diyorsun ya Allah bildiği gibi yapsın. İnşallah seni ve senin gibileri de bildiği gibi yapar.

Not : İçimdekilleri en kibar böyle anlatıyorum.

17 Temmuz 2014 Perşembe

Hayal gücüm..

Bazen diyorum ki ne kadar çok hayalperestsin.. Bazen de hayallerim olmasa yaşayamam diyorum..

Dengesezleştim belki de bilemiyorum. Umrumda da değil açıkçası. Kim için yaşıyorum ki? Kulaklıklarımı takıp gözlerimi kapadığım zaman bir ben bir de hayallerim var. Bunun ne kadar rahatlatıcı olduğunu yaşayan anlar ancak.  Kimseye zararı yok hayallerin. Korkmayın kendinize bile yok. Tam tersi rahatlatıyor beyninizi. Az da olsa düşüncelerden kaçıyorsunuz.

En çok kitap okurken hayallere dalıyorum. Tasviri iyi ise gerçekten gözümde canlandırabiliyorsam eğer ben kitaba kitap derim. Bir kaç saatte bitiririm böyle kitapları. Bilim kurgu çok okurdum önceden. Hala daha okuyorum. Özellikle Stephen King üzerine yazar tanımam. Kitaplarını okurken cidden ama cidden aşırı etkilendiğimde oldu. Daha birçok yazardan okudum bilim kurgu kitaplarını ona yaklaşanlarda yok değil.

Özellikle bir dönem Fantastik türünde kitaplara merak sardım. P.C.CAST kitaplarını yazarken mitolojiyle bütünleştirdiği için çok ilgimi çekmişti ve kafamda bir canlandırdım film çekilse düşündüğüm oyunculardan dolayı rekor kırar gerçekten.  Tekrar tekrar gidip bıkmadığım Arkeoloji müzesindeki yunan tanrıları ve tanrıçalarının heykelleri geldi sürekli gözümün önüne. Bu ufacık arada kitapları tavsiye ederim.

Ben kitap okurken , müzik dinlerken hayallerle yaşıyorum. Hayal kurmasam sanki beynim sakinleşmeyecek gibi geliyor. Özellikle çocukken daha mutlu olmamızın sebebi bu bence. Ay Savaşçısı izlerken savaşçı olduğumu düşünmüştüm hep. Kimimiz Candy, kimimiz batman olduğunu hayal ederken yüzlerimizde bir tebessümle dolaşırdık. O zamanlarda ki mutluluğu hayatın akışına kapılıp hayal kurmayı bırakınca hemen hemen kaybettik.Günleri geri getiremesem de hayallerimle beraber çocukluğumun tebessümünü yakalamaya çalışıyorum..

Hayal kurmanın çocuklara , özellikle bizlere hiç ama hiç zararı yok. Kendimizi bir saatliğine de olsa bırakalım yeter...

5 Temmuz 2014 Cumartesi

Güzel günler(miş)

Ramazan ayı...

Bizler yeni nesil olarak bilemesek de hep duyduk. Kimimizin bir kulağından girdi diğer kulağından çıktı söylenenler, kimimiz can kulağıyla ve birazda tatlı bir kıskançlıkla dinledik anlatılanları. Biz hiç bir zaman bilemeyiz eski günlerde ramazan nasılmış, karagöz hacivat nasılmış, bir ekmeği paylaşmak nasılmış sofrada. Ama bu yazıyı okuyup bu mutluluğu tadanlar muhakkak vardır. Keşke bu güzelliklere bizde şahit olsaydık diyorum bazen.

Hangi dinden olursa olsun insanlar birbirlerine saygı gösterir, gözünün içine sokmazmış yediğini,içtiğini. Şimdi görüyorum ki birbirine saygısı kalmamış insanların. Diyorlar ki yemek özgürlük. Bende diyorum ki ben ailemden böyle görmedim. İnansın yada inanmasın bizim büyüklerimiz her zaman saygıyı öğretti bize. Örf,adet,gelenek,görenek nedir bunları öğrenerek büyüdük. Şimdi ise baktığımda yaşıtlarım dahil çoğu kişinin umrunda değil bunlar. Bu kişiler hem başkalarını eleştirip hemde eleştirilecek hareketler yapmayı beceren nadir insan türlerinden idi ancak son zamanda amip gibi çoğaldılar. Başkalarına ahlak ders verirken ertesi gün aynı şeyi yaptılar. Eminim ki bu türü göreniniz vardır. Genelde diyoruz ki aman ya banane kendi saygısızlığı. Ama olmuyor. Kimse bir şey demeyince böyle sürüp gidiyor. Ben bunları göre göre susmaktan bıkıp söyleyince kötü oluyorum belki ama umurumda değil.

Sadece bağırarak şunu demek istiyorum hani nerede her şeyin başında gelen saygı ?

19 Haziran 2014 Perşembe

Bağımlılık.

Gece gece aklıma esti yazayım dedim.

Yarışma programlarından birini izliyorum şu anda

Her zaman derim ki ben yarışmalara, dizilere, programlara bağımlı olmam. Gerçekten bana zaman kaybı gibi gelir televizyon. Ama olsun itiraf ediyorum arada sırada, sırf kafa dağıtmak için başladığım şu yarışmalardan birine bağımlı oldum arkadaş. Hoşuma gitti. Kötü mü bu ? Bence değil. Çünkü ben her zaman kitap bağımlısı olan bir insanım ve arada düşünmekten yoruluyorum. İnanın bana bazen çok yoruyor.

Aslında düşünmemek için izliyordum sonra bir baktım yine takmışım bir şeylere. İnsanların gözünde mertlik, dürüstlük önemli değilmiş bunu görünce yine düşünmeye başladım. Neden diye? Neden bizler düzgün insanlardan daha fazla hoşlanmıyoruz?

Normal hayatta konusurken sevilmeyen, hal ve hareketleri tasvip edilmeyen ne kadar insan varsa buralarda yüceltiliyor. Belki de gerçek hayatta içimizde sakladığımız duyguları gördüğümüz içindir bilemiyorum. Örf, adet ve gelenekler yüzünden mi içimizdekiler saklanıyor acaba diyorum. Cevabı bulamıyorum. Ne zaman değiştik? Ne zaman böyle insanlar olduk aklım almıyor. Ben böyle görmedim ve böyle de olmamak için dua ediyorum hep.

Evet ilk kez severek izledim bir programı ama bağımlılık belli dereceydi. Gece gündüz beklemedim televizyon başında. Siz siz olun aşırıya kaçmayın :)




3 Haziran 2014 Salı

Yaşamaya dair...

Bugün Nazım Hikmet'in ölümünün üzerinden tam ellibir yıl geçmiş dile kolay..

Şiirlerini defalarca okuyup bıkmadım hiçbir zaman. Babamın edebi yönünü almışım. Genlerimi seviyorum bu yüzden. Nazım hikmetin genel olarak hayatını bilsemde Yetkin Dikincilerin Nazım Hikmeti oynadığı Mavi Gözlü Dev filminde öğrendim ben onun aşk hayatını.

Film beni olduğunca etkilemişti. İlk başt akızdım. Ne de olsa bir bayanım bende. Dedim ki aynı anda nasıl sever birden çok kadını? Sonra durdum düşündüm, şiirlerin tekrar tekrar okudum. Kabul etmek istemesem de evet dedim her birini ayrı ayrı sevmiş. İmkansızı başarmış sanki. Nüzhet,Piraye,Münevver... Hepsi ayrıymış kalbinde. Bazen kızsamda diyorum ki iyi ki sevmiş. Bu kadar güzel şiirleri nasıl yazardı sonra?

Nazım Hikmet deyince aklıma Yaşamaya dair şiiri gelir her defasında. Şiirle bitmeli bu yazı...

YAŞAMAYA DAİR 

  
1 
Yaşamak şakaya gelmez, 
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 
                       bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, 
                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak. 
Yaşamayı ciddiye alacaksın, 
yani o derecede, öylesine ki, 
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, 
yahut kocaman gözlüklerin, 
                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda 
                                    insanlar için ölebileceksin, 
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, 
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, 
                        hem de en güzel en gerçek şeyin 
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde. 
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, 
                                      yaşamak yanı ağır bastığından. 
                                                                                     1947 
2 
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız, 
yani, beyaz masadan, 
              bir daha kalkmamak ihtimali de var. 
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini 
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına, 
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden, 
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz 
                                en son ajans haberlerini. 
Diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için, 
                               diyelim ki, cephedeyiz. 
Daha orda ilk hücumda, daha o gün 
                           yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün. 
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu, 
                        fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz 
                        belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu. 
Diyelim ki hapisteyiz, 
yaşımız da elliye yakın, 
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. 
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız, 
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla 
                                    yani, duvarın ardındaki dışarıyla. 
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım 
          hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak... 
                                                                      1948 
3 
Bu dünya soğuyacak, 
yıldızların arasında bir yıldız, 
                       hem de en ufacıklarından, 
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, 
                       yani bu koskocaman dünyamız. 
Bu dünya soğuyacak günün birinde, 
hatta bir buz yığını 
yahut ölü bir bulut gibi de değil, 
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak 
                       zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. 
Şimdiden çekilecek acısı bunun, 
duyulacak mahzunluğu şimdiden. 
Böylesine sevilecek bu dünya 
"Yaşadım" diyebilmen için... 

Nazım HİKMET

30 Mayıs 2014 Cuma

Ben kimim?

Benim kim olduğumu, nereli olduğumu, ne iş yaptığımı bilmiyorsun.

Belki aynı gün doğduk seninle. Belki aynı anda aynı yerdeydik. Belki aynı okulda okuduk ama suratlarımıza bile bakmadık. Hemde bu kadar çok ortak yönümüz varken.

Kim bilir belki iyi bir okuyucusundur. Belki içindekileri yazmaya çalışıyorsun ama mcesaret edemiyorsundur. Boşver çünkü ben boşverdim. Korkmak, çekinmek bir işe yaramıyor şu hayatta. Başkalarının dediklerini çok fazla umursayarak yaşamak yaşamak değilmiş bunu geç olsada anladım.
Belki dediklerimi sadece okur geçer belki de dikkate alır ve içindekileri yazmaya başlarsın bilemiyorum.

Samimiyeti seviyorum ben. Tabi ki dozunda olacak her şey. Bu yüzden sen şeklinde konuşmam. İçinden gelerek günaydın demek gibi benim samimiyetim. Belki bir kolay gelsin demek..

Aralık doğumluyum ben. Yay burcu olmam zorlaştırıyor yaşamımı kimi zaman. Kimi zaman iyiki böyle olmuş diyorum. Burçlara inanmayabilirsin sorun değil. Bende çok inanmam zaten. Ama burcumu ve simgesini seviyorum. Amazon gibi hissediyorum kendimi kimi zaman. Güçlü ve durdurulamaz. İçimdeki öğrenme isteğini durduramıyorum. Az bile olsa herşeyden öğrenmek istiyorum. Adımdan kaynaklanıyor belki. Bilgelik önemli benim için. Adıma yakışmalı yaptıklarım. Ailem iyiki bu ismi seçmiş benim için. Babama teşekkür borçluyum biliyorum.

Yanlış olan taraflarım yok mu ? Var tabi ki. Hemde her insanda olduğu gibi fazlasıyla. Yalan söylemeyin kendinize. Oturup liste yapsanız iyiden çok kötü çıkarsınız. Bilerek yapmıyoruz elbet. Ama yapıyoruz işte. Babamız ya da annemiz içinden gelip sarıldığında kimi zaman karşılık vermiyoruz. Yardım ediyoruz diyoruz  ama salında bir kere edersek bin kere etmiyoruz. Bazen bir nasılsını bile sevdiklerimizden sakınıyoruz.  Evet gencim yapacak bir sürü şey var ama dengeleyemiyorum dediğin olmuyor mu hiç? Koşturmaktan yorulduğun? Şimdi orta yaş üstü yazımı okuyup belki derlerki  ne yorulması biz neler çektik. Keşke ama keşke ben olsaydım yerinizde. İnanın bilgisayar,internet,televizyan kısaca tüm teknoloji olmasaydı da keşke ben o ailesiyle iç içe yaşayan okumak için çabalayan, düşünceleri için daha çok hatta hergün savaşan ve bu uğurda ölen insanlardan olabilseydim. Hiç olmazsa boşunu olmazdı hayatım. Boş yaşıyor bizim kuşağımız hayatını. İçimizdeki direniş duygusu açığa çıksada yetmiyor bana. Gelişen hayatla beraber köreliyoruz sanki. Hatta sanki fazla.

Ben yinede şükür ediyorum sokakta oynayan son nesil olduğuma. Kusura bakmasın kimse ama aptallaştı çocuklar sayemizde. Hadi ağlama al sana televizyon. Yok ya !!! Bizim ana babamız bize televizyon mu açıyordu? Hatırlasanıza bir. bİzimle nasıl konuşurlardı. Ya arkadaş bizim oyunumuz kağıt kalemleydi. Mahallede ip atlayarak oynardık biz. Sosyaldik. Şimdiyi görünce yaşım genç bile olsa içim acıyor. Belki karşısındır görüşüme olabilir.

Sana tek bir şey soracağım Mutlu muydun ? Bir hatırla. Peki şimdi Mutlu musun ?

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Anne Babalara değil sadece lafım görüp SESSİZ kalanlara.

Her pazar ingilizce kursum için Beyoğluna gitmek zorundayım.

Normalde otobüs bekleyip tek vasıta ile gidiyorum. Ancak o gün biraz geç kalınca ve otobüste gelmeyince önüme gelen ilk Eiminönü otobüsüne bindim ve Karaköyde indim. Tünelle Galataya çıktım.

Sabah erken saat olduğu için pek bir sessizdi İstiklal. Önümde üç tane kız yürüyordu. İkisi lise öğrencisi tahminimce diğeri ufacık daha ilkokul öğrencisi belli. Arkalarından yürüyor ablalarının. Onlarda genç kız bakarlar mı yanlarına , arkalarına. Sohbet ediyorlar. Kızmadım kızamadım çünkü önce ana babalarındaydı suç. Çocuk kaçırma olaylarının bu kadar arttığı günlerde çocuğa çocuk emanet etmişler. Evet efendim lise öğrenciside olsa çocuk. Kazık kadar olmuş diyenler varsa bilsinler bunu. Geçip gidebilirdim ama ben SESSİZ kalmadım. Dedim ki ortanıza alın elini tutun kaçırrılar farkına varmazsınız. Belki derlerdi ki sanane!!! Ama demediler çünkü benim iyi niyetimi bildiler ve aralarına alıp teşekkür ettiler.

Ana babaları hata yapmış deyi göz yummadım. Vicdanım beni rahat bırkamayacak diye ben kelimelerimi saldım. Ve şimdi içim huzurlu. Böyle bir durum  olunca LÜTFEN SESSİZ KALMAYIN.

Bizler uyardıkça bu olayların önünüe geçeceğiz. Herşey bizlerin elinde.

Ablamızı, abimizi, arkadaşımızı, komşumuzu uyaralım. Hatalarını söyleyelim ki yapılmasın. Bir çocuğun hayatına sebep olmayalım.

15 Mayıs 2014 Perşembe

YANIYORUZ..

Soğuk birgünde kömür atarken ocağa aklımıza gelecek maden ocaklarında can verenler...

Bugün nasıl içimiz acıyla kavrulduysa, kor düştüyse yüreğimize o günde öyle olacak yüreklerimiz.
Gözler dolarken belki nedenini anlamayacağız. Sonra biran gelecek diyeveğiz ki kendimize bu kömürü çıkarmak için ölmüştü birileri. Tanımak zorunda değiliz ölenleri. Üzülmek için tanımak şart değil. Ağlamak için tanımak şart değil. İçimiz yanarken biliriz ki tanımak şart değil. Biliriz ki kader deyip geçmek bize yakışmaz. Biliriz ki bizler hataları görüp sesimizi duyurmak isterken susturulanlarız. Ve yine biliriz ki susmak bize yakışmaz.

Hepimiz bu adaletsiz dünyada yana yana kül oluyoruz...

Bazen diyorum ki neden ağlamıyorlar ölenlerimiz ardında? Şehitlerimizin ardından? Çocuklarımızın ardından? Düşünüyorum.. düşünüyorum..Düşünmekten yoruluyorum...  Bir cevap bulamayınca sessizce ağlıyorum..

Söylenmesi gereken kelimeler o kadar çok ki.. Yazarken bile boğazım düğümlenirken o kadar zor ki... Aynı duyguları paylaştığımızı biliyorum...İçimde ki yangını anlayanlar var biliyorum.. Acımız, çığlığımız bir....

Başımız sağolsun...

5 Mart 2014 Çarşamba

MEVLANA GİBİ...

"İki şey mühimdir, birincisi okyanus gibi bol haysiyet, ikincisi Elif gibi dimdik şahsiyet." diyen Mevlana gibi olmayı, o mertebeye erişmeyi kim istemez sorarım sizlere?

Onun hayatını okumak, her bir sözünü öğüt edinmek yetmiyor onun gibi olmaya. "Hamdım,piştim,yandım." sözünün sadece ham kısmındayım daha. Pişmek için önümde belki yıllar var, belki ömür yetmeyecek bilemiyorum. İnsanları olduğu gibi kabul etmeye çalışıyorum,onu bile bazı zaman yapamıyorum. Sözler yolumu aydınlatsada sözlere uyamıyorum.

Yanamasam bile pişmeyi istiyorum şu hayatta....

Gün geçtikçe olgunlaşsam bile dahasını istiyorum...

Kim bilir belki de başarırım....

27 Şubat 2014 Perşembe

Bazen nefret ediyorum !!

Düsünüyorum ama düsünmekten nefret ediyorum..

Bazen yardım ettiğim için kendimden nefret ediyorum..

Bazen huylarımdan nefret ediyorum..

Bazen insanlardan nefret ediyorum..

Bazen hiçbirşeyi ciddiye almayan insanlardan neret ediyorum..

Bazen sanki tek dertli kendisiymis gibi davranan insanlardan nefret ediyorum..

Bazen anlayıslı olmaktan bazen olmamaktan...

Bazen çekip gitmemek, bazen yalnız kalmaktan...

Bazen bazı şeylerden daha aklıma gelmeyen düzinelerce seyden nefret ediyorum...

Yinede tüm bu olumsuzluklara rağmen ben aydınlıga tutunuyorum...

15 Şubat 2014 Cumartesi

Acıya gülmek...

Acıya gülüp geçmek gerekir derler çok doğru derler...

En sevdiğim arkadaşım, can dostumun yaşadıklarından dolayı üzüldüğünü gördükçe güldürmek için elimden geleni yapmak istiyorum. Ama biliyorum ki içindeki acı geçmeyecek. Yine de olsun diyorum, gülmek her derde devadır derler elbet doğrudur. O kadarçabuk kırılıyoruz ve en ufak birşeyden mutsuz oluyoruz ki hayatmızın yarısı somurtarak geçiyor neredeyse. Oysa bir gülücük belki hayatın akışını değiştirecek.

Sonra diyorum ki umutlu oldukça, mutlu oldukça inanıyorum ki mutluluk gelip bizleri bulacak. Her şeye iyi bakmak gerekir diyorum bazen ama bazen de diyorum ki Pollyanna değiliz ki biz her şeye iyi bakalım. Filmlerde olur ancak o şekilde bir yaşam. Aklım bunlarla dolup taşarken ve bunları düşünürken beynimin içindeki tilkiler yorgunluktan uyuya kaldığımı hatırlıyorum defalarca...

Çocukları görüyorum bazen sokakta.. Bazen bir tanıdığın çocuğu... Düşüyor, canı acıyor belki gözleri doluyor, belki ağlıyor ama sonra yine gülüyor acısına rağmen.. İşte o zaman diyorum ki gerçekten mutlu olan tek bir varlık varsa o da o masum çocuklardır sadece.

Çocuk gibi gül yüzlü , güler yüzlü olmak dileğiyle ömrümüzce...

12 Şubat 2014 Çarşamba

Her yer kan.. Her yerde katliam...


Bazen bazı şeyler olur ve şaşırıp yok artık dersiniz ya hani. Ben o duygumu yitireli çok oldu...

Haberlerde Danimarka da Hayvanat bahçesinde Zürafayı parçalayıp sırf hayvanat bahçesinde çok fazla Zürafa olduğu için Aslanlara, kaplanlara yem yapmışlar. Şaşırmadım. Neden biliyor musunuz? Çünkü haberleri her açışımda gerek ülkemde gerek dünyada bir günde onlarca hatta yüzlerce kadının, çocuğun, erkeğin yahut herhangi bir canlının katledilip öldürülmesini gördükçe hiç şaşırasım gelmiyor.
Biz ne zaman böyle olduk diye sormaktan beynim yoruldu? Dünya ne zaman böyle yaşanmaz bir yer oldu? Ne zaman sokaklara çıkmaktan korkar olduk? Sırf cinsel tercihi toplumun ahlak kurallarına uymuyor diye insanları öldürür olduk? Sırf saçı sarı diye kadınları yargılar olduk? Hey gidi dünya diyorum bazen. Sen hep böylemiydin de biz yeni anlar olduk. ...

2 Şubat 2014 Pazar

Günler.. Aylar..Yıllar...

Bir bakmışsın ki günler gecmiş . Hatta aylar ve yıllar...

   Geriye dönüp baktıgında cok degil aslında bir 7 yıl öncesine belki .. Zamanın ne kadar cabuk gectigini görünce sasırıp kalıyorsun degil mi?
   Ne zaman gecip gitti o merakla bekledigin 18 yaş?
   Ne zaman ilkokulda evcilik oynarken üniversite bitti?
   Ne zaman zaman akıp gecti de sen gercekten sevdin, asık oldun. Sevmeyi ögrendin ?
   Ne zaman bu kadar büyüdün ve cevrendekiler, annen, baban herkes yaslandı hatta belki sen?
   Bu aralar bunları düşünüyorum. Neden mi? Cünkü bir bakıyorsunuz ki dag gibi olan anneanneniz o koca cınar kücücük kalmıs ve siz onun koruyucusu olmussunuz. Bir bakıyorsunuz ki sizi tek eliyle kaldıracak olan o kadın gitmiş ve kaldırmaya bile korkar olmussunuz.
   İçinizde bunları yasayanlar vardır elbet. Dede, anne, baba hiç fark etmez.
   Sonra bir bakıyoruz aslında gördüklerimiz gelecekteki biziz. Bunu fark ediyoruz bir anda. Halbuki cok kücügüz degil mi? Ama hayat tokadını carparken yüzümüze yasımıza bakmıyor. Bizi kaybetme korkusuyla karsı karsıya getirirken gelecegide sorgulamamızı istiyor adeta.
   Sonra bir şey oluyor. Ne mi? Hayatın kısa oldugunu anlayıp sevdiklerimize seni seviyorum dememiz gerektigini ve hiç birşeyi yarına bırakmamamız gerektigini anlıyoruz.
    O kadar kısa ki hayat ve yıllar o kadar hızlı ki...
    Sacın da beyazlar artmadan ne yapacaksan yap arkadas...